Şanlıurfa bugün tam da böyle bir sınavdan geçiyor.
Şehrin ve bölgenin en büyük sağlık kompleksinin çevresinde bulunan yaklaşık 400 dönümlük alan, sıradan bir arsa değildir. Burası, yarının ulaşım planlamasının, sağlık altyapısının ve kent vizyonunun ayrılmaz bir parçasıdır. Günlük yaklaşık 20 bin aracın kullandığı bir bölgede, ambulansların saniyelerle yarıştığı bir noktada, bu alanın tek bir metrekaresinin bile farklı amaçlarla değerlendirilmesini düşünmek, şehircilik anlayışının değil, kısa vadeli çıkar hesaplarının ürünüdür.
Bugün “küçük bir bölüm” denilir.
Yarın “kaçınılmaz ihtiyaç” denilir.
Sonra geriye dönüp baktığınızda, şehrin nefes alacağı tek bir alanın bile kalmadığını görürsünüz.
Türkiye’nin birçok kentinde bu senaryoyu yaşamadık mı?
Önce kamu yararı denildi.
Ardından ekonomik hareketlilik denildi.
Sonunda ise kaybeden hep şehirler oldu.
Şanlıurfa’nın da aynı kaderi yaşamasına kimsenin hakkı yoktur.
Ancak asıl üzerinde durulması gereken konu, bu tartışmanın kendisinden çok, bu tartışma karşısındaki derin sessizliktir.
Kent Konseyi neden susuyor?
Şehrin ortak aklını temsil ettiğini söyleyen yapılar neden tek kelime etmiyor?
Meslek odaları neden kamuoyunu aydınlatmıyor?
Sivil toplum kuruluşları neden bu kadar sessiz?
Yoksa mesele şehir olunca susup, başka konular olunca yüksek sesle konuşmak daha mı kolay?
Bir kentin geleceği söz konusu olduğunda suskun kalmanın adı tarafsızlık değildir. Bu, sorumluluktan kaçmaktır. Çünkü kamu yararını ilgilendiren konularda sessizlik, çoğu zaman fiilî bir onay anlamına gelir.
Hiç kimse yarın çıkıp, “Biz bilmiyorduk.” diyemez.
Bu şehirde yaşayan herkes biliyor ki bölgedeki trafik yükü her geçen gün artıyor. Nüfus büyüyor. Hastane kapasitesi genişliyor. Araç sayısı katlanıyor. O hâlde geleceğin ihtiyaçlarını karşılayacak alanları bugünden daraltmanın mantıklı bir açıklaması olabilir mi?
Sorulması gereken soru tam da budur.
Bir avuç insanın ekonomik beklentisi mi önemlidir, yoksa milyonlarca insanın geleceği mi?
Şehir planlaması, bugünün değil, gelecek elli yılın hesabını yapmaktır. Eğer bugün stratejik alanlar rant baskısına teslim edilirse, yarın bunun bedelini trafik çilesiyle, çevre sorunlarıyla ve yetersiz sağlık ulaşımıyla bütün şehir ödeyecektir.
İşte bu nedenle mesele yalnızca imar değildir.
Mesele, kamu emanetidir.
Ve kamu emanetine sahip çıkmak, sadece yöneticilerin değil; sivil toplumun, meslek kuruluşlarının, kanaat önderlerinin ve bu şehirde yaşayan herkesin ortak görevidir.
İnancımız bize emanete ihanet etmemeyi emreder. Kamu malı üzerinde oluşabilecek her türlü haksız kazanç arayışı, yalnızca hukukun değil, vicdanın ve ahlakın da konusudur. Bir karar yasal olabilir; ancak her yasal karar vicdani olmayabilir. Tarih de bunu defalarca göstermiştir.
Şanlıurfa, günü kurtaran hesaplarla değil, geleceği koruyan kararlarla yönetilmeyi hak ediyor.
Bugün susanlar, yarın oluşacak tablonun sorumluluğundan kendilerini soyutlayamaz. Çünkü şehirlerin kaderi, yalnızca karar verenlerin değil, itiraz etmeyenlerin de omuzlarındadır.
Rantın olduğu yerde vicdan geri çekilirse, kaybeden sadece birkaç dönüm arazi olmaz; kaybeden bütün bir şehir olur.
Bugün mesele 400 dönüm değildir.
Mesele, Şanlıurfa’nın geleceğine kimin sahip çıkacağıdır.
Ve unutulmamalıdır ki, şehirler betonla büyüyebilir; ancak adalet, vicdan ve ortak akıl olmadan asla gelişemez.
Tarih, bu tartışmayı da not edecektir.
Kimlerin şehrin yanında durduğunu…
Kimlerin rantın karşısında dimdik durduğunu…
Ve kimlerin sessizliği tercih ettiğini…
Çünkü bazen en ağır cümle, hiç kurulmamış olandır.