Şehir dediğimiz yer, bazen insanı koşturan bir düzen, bazen de yol kenarında duran tek bir araçla bile düşünceye daldıran bir sahnedir.
Trafik, sadece araçların akışı değildir; aynı zamanda devletin görünürlüğü, kurumların sahadaki hali ve vatandaşın günlük hayatla kurduğu ilişkinin en açık aynasıdır. Eski Maliye Caddesi’nde yaşanan küçük ama dikkat çekici bir gözlem ve ardından 112 Acil Çağrı Merkezi ile yapılan görüşme, bu aynada görünenleri yeniden düşündürdü.
Günün sıradan akışında bankadaki işimi hallederken dikkatimi çeken bir manzara vardı: Yolun orta sayılabilecek bir noktasında park etmiş resmi bir trafik aracı. İlk bakışta insan ister istemez “bir görev vardır” diye düşünüyor. Fakat dakika ilerledikçe sahne değişiyor. 10 dakika, 20 dakika, 30 dakika… Hatta yaklaşık 40 dakika boyunca araç aynı yerde, görünürde hiçbir hareket, hiçbir görevli, hiçbir açıklık olmadan öylece duruyor.
Bu sırada trafik kendi dilini konuşmaya başlıyor. Sola dönmek isteyen bekliyor, arkadan gelen hafif sabırsızlanıyor, bazı sürücüler camdan birbirine bakıp “acaba ne oluyor?” sorusunu sessizce paylaşıyor. Şehir bir anda küçük bir belirsizlik alanına dönüşüyor.
İşte tam bu noktada, bir vatandaş olarak içimden şu geçti: “Madem ortada bir durum var, bir 112’yi arayıp soralım.” Ne bir şikâyet, ne bir suçlama… Sadece netlik arayışı. Çünkü bazen insanın en büyük ihtiyacı, gördüğünün doğru mu yanlış mı olduğunu öğrenmektir.
112 Acil Çağrı Merkezi ile yaptığım görüşmede durumu sakin şekilde anlattım. Ancak iletişim ilerledikçe iki farklı bakış açısı ortaya çıktı. Ben sahadan gördüğümü, sürenin uzunluğunu ve trafikteki aksaklığı aktarıyorum; karşı taraf ise daha çok “muhtemelen görev vardır” çerçevesinden yaklaşıyordu.
Tam da burada o klasik kopukluk hissi oluşuyor: Biri sahayı anlatıyor, diğeri ihtimali. Ben “40 dakikadır aynı yerde” diyorum, karşı taraf “görev olabilir” diyor. Sonuçta kelimeler aynı dünyada buluşmayınca arada ince bir mesafe kalıyor.
Görüşmenin ilerleyen kısmında ses tonunun yükselmesi ve konuşmanın ani şekilde sonlandırılması ise açıkçası insanı düşündürüyor. Çünkü vatandaşın en temel beklentisi büyük bir çözüm değil; sadece dinlenmek, anlaşılmak ve doğru bir dille yönlendirilmek.
Urfalı bir refleksle insanın aklından şu geçiyor: “E güzel kardeşim, görev varsa görev nerede?” Ama bunu telefonda söylemek kolay değil tabi… Bizde genelde “vardır bir bildikleri” denir ama 40 dakika aynı yerde araç görünce de insanın aklına ister istemez “acaba yeni bir trafik taktiği mi bu?” sorusu düşüyor.
Olayın ardından durumu belgeleyerek İl Emniyet Müdürlüğü’ne ilettim. Beklentim büyük bir karşılık değil; sadece “bakılsın, değerlendirilirse iyi olur” düşüncesiydi. Zaten vatandaş çoğu zaman çözümden çok, dikkate alındığını hissetmek ister.
Geri dönüş olmaması ise büyük ihtimalle yoğunluk ve işleyişin doğal akışıyla ilgilidir diye düşündüm. Çünkü kamu düzeni dediğimiz yapı, çok sayıda olayın aynı anda aktığı büyük bir sistem.
Ama işin özünde mesele tek bir araç ya da tek bir olay değil. Mesele, iletişim dili. Çünkü kamu hizmeti sadece yapılan işten ibaret değildir; nasıl anlatıldığı, nasıl karşılandığı ve vatandaşa nasıl hissettirdiği de en az o kadar önemlidir.
Vatandaş bazen çözüm beklemez. Bazen sadece “tamam, ilgileniyoruz” cümlesini duymak ister. Hele ki konu trafik gibi herkesin günlük hayatına dokunan bir mesele olunca, bu cümle çok daha kıymetli hale gelir.
Biraz Urfa usulüyle söylemek gerekirse: “İş olsun da gönül kırılmasın.” Çünkü şehir hayatı zaten yeterince hızlı ve yorucu. Bir de iletişim sertleşince, küçük meseleler büyüyebiliyor.
Sonuç olarak Eski Maliye Caddesi’nde yaşanan bu küçük gözlem ve 112 deneyimi şunu hatırlatıyor: Vatandaş ile kurum arasındaki köprü sadece sistemlerle değil, kelimelerle kurulur. O köprü sağlam olursa, trafik de daha akıcı olur, şehir de daha anlaşılır hale gelir.
Ne vatandaş “ben söyledim oldu” demeli, ne de kurum “sen anlamazsın” yaklaşımına düşmeli. Ortada ortak bir hayat varsa, ortak bir dil de olmalı.
Ve belki de en sade Urfa cümlesiyle bitirmek gerekir:
“Allah işimizi rast getire… ama iletişimi de yumuşak eyle.”