Daha dün bu köşede okullarda güvenlik zaafiyetine dikkat çekmişken, kısa süre içerisinde Siverek’in ardından Kahramanmaraş ‘tan gelen benzer nitelikteki olaylar, meselenin münferit değil yapısal bir sorun olduğunu ortaya koymuştur.
Kahramanmaraş’ta bir okulda meydana gelen ve öğretmen ile öğrencilerin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan saldırı, eğitim kurumlarının yalnızca fiziki değil, aynı zamanda sosyo-psikolojik açıdan da kırılgan bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir. Şanlıurfa’da yaşanan olayla birlikte değerlendirildiğinde, eğitim ortamlarının “güvenli alan” niteliğinin ciddi biçimde erozyona uğradığı anlaşılmaktadır.
Bu noktada sorun yalnızca güvenlik tedbirlerinin yetersizliğiyle açıklanamaz. Aksine, şiddetin toplumsal üretim biçimleri, kültürel kodlar, dijital mecralar ve sosyo-ekonomik kırılganlıklarla birlikte ele alınması gerekmektedir. Zira şiddet, artık bireysel bir sapma olmaktan çıkmış; çok katmanlı bir toplumsal problem hâline gelmiştir.
Eleştirel bir bakışla değerlendirildiğinde, mevcut yaklaşımın büyük ölçüde “olay sonrası reflekslere” dayandığı görülmektedir. Oysa kalıcı çözüm, olay gerçekleştikten sonra değil, olay gerçekleşmeden önce riskleri bertaraf edecek önleyici politikaların geliştirilmesiyle mümkündür. Bu bağlamda, eğitim kurumlarında risk analizi, erken uyarı mekanizmaları ve psikososyal destek sistemleri kurumsal bir zorunluluk hâline gelmiştir.
Ayrıca aile yapısındaki dönüşüm, denetimsiz dijital içerikler ve gençlerin maruz kaldığı şiddet temsilleri de sürecin önemli bileşenleridir. Bu unsurlar göz ardı edildiğinde, yalnızca güvenlik bariyerleriyle çözüm üretme çabası, sorunu geciktirmekten öteye geçemeyecektir.
Bu kapsamda, şiddet içerikli dizi ve dijital oyunların çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri de ayrıca değerlendirilmelidir. Özellikle şiddet unsurlarını yoğun biçimde barındıran dijital oyunlar (örneğin PUBG gibi) ve benzeri içeriklerin çocuklardan uzak tutulması, bu tür platformlara yönelik daha sıkı denetim ve gerektiğinde düzenleyici/yasaklayıcı tedbirlerin gündeme alınması elzemdir. Çocukların zihinsel ve duygusal gelişimi açısından bu içeriklerden korunması, ailelerin ve ilgili kurumların ortak sorumluluğu olarak değerlendirilmelidir.
Yetkililer tarafından yapılan açıklamalarda gerekli tedbirlerin alındığı belirtilse de, sahadaki gerçeklik ile politika söylemi arasında belirgin bir uyumsuzluk olduğu yönündeki toplumsal algı giderek güçlenmektedir. Bu da kamu güveninin zedelenmesine yol açmaktadır.
Urfalı bir tabirle söylemek gerekirse; “iş olup bittikten sonra önlem almak, su dökülünce testiyi tutmaya benzer.” Bugün yaşananlar da tam olarak bunu göstermektedir.
Netice itibarıyla, yaşananlar sıradan bir asayiş vakası değil; eğitim sisteminin güvenlik, sosyoloji ve psikoloji boyutlarıyla birlikte yeniden ele alınmasını zorunlu kılan yapısal bir krizdir. Bu kriz görmezden gelinirse, benzer hatta daha ağır sonuçların yaşanması kaçınılmaz olacaktır.
Çünkü mesele artık sadece bir ders değil; ertelenemeyecek bir toplumsal felakettir.