Devletlerin en mahrem kapıları vardır. O kapıların ardında alınan kararlar, milletlerin kaderini belirler. O kapıların anahtarı ise istihbarat teşkilatlarının elindedir. Eğer o anahtar kirlenirse, kapı ne kadar sağlam olursa olsun artık güvenli değildir.
İran’da gündeme gelen iddialar tam da bunu anlatıyor. Eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın dile getirdiği açıklamalar, sıradan bir güvenlik zafiyeti değil; sistemin kalbine saplanmış bir hançer niteliğinde. Mossad ajanlarını temizlemek için kurulan birimin başındaki isim ve ekibinin Mossad bağlantılı olduğunun ortaya çıktığı iddiası, akıllara şu soruyu getiriyor: Düşmanı ararken aynaya mı bakmak gerekiyordu?
Bir devlet için en büyük tehdit dışarıdan gelen füze değildir. En büyük tehdit, içeride sessizce büyüyen güvensizliktir. Eğer bir ülkenin gizli servisi, düşman unsurlar tarafından sızdırılabiliyorsa; orada mesele teknoloji eksikliği değil, kurumsal çürümedir.
İddialara göre, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve üst düzey isimlerin toplantı bilgileri dışarıya sızdırıldı. İsrail tarafının “İstihbarat alınca saldırıyı öne çektik” yönündeki açıklamaları, içeriden bilgi aktarımı ihtimalini güçlendiriyor. Ayrıca New York Times’ta yer alan ve ABD istihbaratının toplantı yerini tespit ederek bilgiyi İsrail’e ilettiği yönündeki haber, olayın uluslararası boyutunu gözler önüne seriyor.
Eğer bu doğruysa, bu bir operasyon başarısı değil; bir güvenlik çöküşüdür.
Tarih bize şunu öğretir: Devletler dış saldırılarla yıkılmaz, içerideki çözülmeyle yıkılır. Roma’yı barbarlar değil, iç çürüme zayıflatmıştır. En güçlü kaleler, içerden açılan kapılar yüzünden düşmüştür. Çünkü ihanet, görünmezdir. Sinsi ve sabırlıdır. Ve çoğu zaman en güvenilen yerden çıkar.
İran uzun yıllardır dış tehditlere karşı direniş söylemi geliştirdi. Füze kapasitesini artırdı, bölgesel nüfuz alanını genişletti. Ancak bir ülkenin gerçek gücü sadece askerî kapasitesiyle ölçülmez. Güç; kurumların sağlamlığı, liyakat sistemi ve güven kültürüyle ölçülür. Eğer içeride liyakat yerine kör sadakat tercih edilirse, denetim mekanizmaları zayıflatılırsa, korku iklimi şeffaflığın önüne geçerse; istihbarat duvarları çatlamaya başlar.
İstihbarat teşkilatları devletlerin bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemi zayıfladığında dışarıdaki mikrop kolayca içeri girer. İçeride dolaşmaya başladığında ise hasar kaçınılmaz olur. Sorun artık dış tehdidin büyüklüğü değil, iç savunmanın zayıflığıdır.
Burada asıl mesele şu: Bu bir münferit sızıntı mı, yoksa yapısal bir sorun mu? Eğer yapısalsa, o zaman mesele sadece birkaç ismin tasfiyesiyle çözülemez. O zaman köklü bir iç muhasebe gerekir. Güvenlik zinciri en zayıf halkası kadar güçlüdür. O halka kırıldığında zincirin tamamı işlevini yitirir.
Her kriz aynı zamanda bir uyarıdır. İran için bu iddialar, sert bir alarm niteliği taşıyor. Devletler korkuyla değil, adaletle güçlenir. Kurumlar şeffaflık ve liyakatle ayakta kalır. İç dünyası sağlam olmayan hiçbir yapı, dış baskılara uzun süre dayanamaz.
“ Gizli serviste gizli ihanet” ifadesi kulağa dramatik gelebilir. Ancak asıl dramatik olan, bir devletin kendi sırlarını koruyamamasıdır. Çünkü sır korunamazsa güven sarsılır. Güven sarsıldığında ise güç görüntüsü anlamını yitirir.
Sonuç açık: Kapı çelik olabilir. Duvarlar yüksek olabilir. Ama anahtar içeriden çevriliyorsa o kapı tutmaz. Devletleri ayakta tutan silahlar değil; içerideki sağlam iradedir. İçerisi sağlam değilse, en gizli servis bile devleti koruyamaz.