Sosyal medya çağında eline telefonu alanın kendini “gazeteci” ilan etmesi, gerçek haberciliğin değerini her geçen gün daha da aşındırıyor. Oysa gazetecilik; paylaşım yapmak değil, doğruluğun ve sorumluluğun peşinden gitmektir.
Eskiden gazeteci dediğin adam gece yarısı olay yerine giderdi, yağmurda çamurda haber kovalar, bir satır yanlış yazmamak için saatlerce teyit beklerdi. Şimdi bakıyorsun; eline telefonu alan, iki paylaşım yapan, bir canlı yayın açan kendine “gazeteci” diyor. Hele sosyal medyada üç beş takipçi kastı mı, değmeyin keyfine… Sanki memleketin en büyük haber adamı olmuş gibi ortalıkta geziyor. Urfa tabiriyle söyleyelim; daha düne kadar mahallede kimsenin tanımadığı adam, bugün klavye başında ahkâm kesiyor.
Ama mesele tam da burada başlıyor. Çünkü gazetecilik dediğin şey, sosyal medyada gündem kovalamak değildir. Gazetecilik; sorumluluk ister, emek ister, vicdan ister. Öyle her duyduğunu paylaşmakla, her iddiayı “son dakika” diye servis etmekle gazeteci olunmaz. Olunsa olunsa sosyal medya paylaşımcısı ve yorumcusu olunur.
Bugün memlekette öyle bir düzen oluştu ki, bazı belediyeler ve kimi kurumlar kim daha çok bağırıyorsa, kim daha sert konuşuyorsa, kim daha çok paylaşım yapıyorsa program ve toplantılara davet ediliyor ona “gazeteci” muamelesi yapılıyor. Doğru mu yanlış mı bakan yok. Yeter ki etkileşim gelsin. Yeter ki paylaşım yürüsün. Çünkü artık bazıları için gerçek değil, tıklanma önemli. Haber değil, reyting önemli.
Urfa’da bir söz vardır: “Boş teneke çok ses çıkarır.” Şimdi sosyal medyada olan tam da budur. Gerçek gazeteciler sessizce işini yaparken, ortalıkta en çok gürültü çıkaranlar kendini basın mensubu ilan ediyor. Üstelik toplum da buna inandırılıyor. Adam hayatında bir resmi kurum kapısından haber için girmemiş, ama biyografisine “Gazeteci/Yazar” yazmış. Ne etik biliyor ne kaynak doğrulama biliyor ne de yaptığı paylaşımın topluma nasıl zarar vereceğini düşünüyor.
Daha kötüsü ise şu: İnsanlar artık gerçek haberi ayırt edemiyor. Bir video görüyor, hemen inanıyor. Bir paylaşım görüyor, “kesin doğrudur” diyor. Çünkü sosyal medya çağında bilgi değil, algı yönetiliyor. Birileri masa başında senaryo yazıyor, milyonlar da bunu gerçek sanıyor. Sonra çıkıp “Basın neden güven kaybetti?” diye soruyorlar. Güven kaybetmez mi? Gazetecilikle sosyal medya şovunu birbirine karıştırırsan sonuç bu olur.
Bugün bazı kurumlar da bu işin tuz biberi olmuş durumda. Üç beş takipçisi olan sözde fenomenleri davet edip ön sıraya oturtuyorlar, gerçek gazeteciyi ise kapıda bekletiyorlar. Çünkü artık emek değil, görünürlük kıymetli hale geldi. Oysa gazetecilik takipçiyle ölçülmez. Eğer mesele takipçi olsaydı, yıllardır sahada çalışan basın emekçileri değil, sosyal medya fenomenleri bu mesleğin ustası sayılırdı.
Gazetecilik; insanların gazını almak için yapılan paylaşımlar değildir. Gazetecilik gerektiğinde güçlünün karşısında durabilmektir. Gerektiğinde tehdit almayı göze almaktır. Bir haberi paylaşmadan önce “Bu toplumda neye sebep olur?” diye düşünmektir. Şimdi bakıyorsun; bazı sözde sosyal medya fenomenleri yalan haberi yayıyor, sonra da altına küçük bir düzeltme yapıp işin içinden çıkıyor. Ama o yalan çoktan milyonlara ulaşmış oluyor.
Urfa’da başka bir söz daha vardır: “Ağzı olan konuşuyor.” Maalesef sosyal medya tam olarak buna döndü. Her konuşan kendini gazeteci sanıyor. Her canlı yayın açan muhabir kesiliyor. Her yorum yapan haberci oluyor. Sonra da ortaya bilgi değil, tam anlamıyla dijital kirlilik çıkıyor.
Elbette sosyal medya çağın gerçeğidir. Kimse buna karşı çıkmıyor. Ama sosyal medya başka şeydir, gazetecilik başka şeydir. İçerik üretmek başka şeydir, kamu adına sorumluluk taşımak başka şeydir. Gazetecilik öyle biyografiye unvan yazmakla olunmaz. Çünkü bu meslek sadece klavye değil, karakter de ister.
Sonuç olarak bugün dezenformasyonun en büyük taşıyıcısı yalnızca yalan haber değil; sahte gazeteciliktir. Çünkü insanlar artık gerçeği değil, en çok bağıranı dinliyor. Ve bu gidişle gerçek gazetecilik sustukça, sahte gazetecilik daha çok konuşmaya devam edecek.