Türkiye üretiminin yaklaşık yarısını karşılayan bir şehirde depolama kapasitesinin artırılması, elbette teknik ve ekonomik açıdan anlamlıdır. Ancak meseleye biraz daha yakından bakıldığında, bu tür yatırımların giderek tekil bir çözüm gibi sunulması, beraberinde bazı soru işaretlerini de doğurmaktadır.
Zira Şanlıurfa gibi tarımsal üretim potansiyeli yüksek bir şehirde, sorun yalnızca ürünün nerede saklanacağı meselesi değildir. Asıl mesele; o ürünün nasıl değerlendirileceği, hangi katma değerle pazara sunulacağı ve üreticinin bu zincirde ne kadar söz sahibi olabildiğidir. Lisanslı depoculuk sistemi, doğru uygulandığında piyasa istikrarını destekleyen önemli bir araçtır. Ancak tek başına bir kalkınma stratejisi değildir. Daha açık bir ifadeyle; depo yapmak, üreticinin kaderini değiştirmeye yetmez.
Burada dikkat çeken husus, ticaret borsalarının giderek bu tür projeler etrafında görünür olmasıdır. Oysa bu kurumların görev tanımı oldukça geniştir. Fiyatların şeffaf biçimde oluşmasını sağlamak, üretici ile alıcı arasında güven tesis etmek, kalite standartlarını belirlemek ve hatta ihracat süreçlerine katkı sunmak gibi çok boyutlu sorumlulukları bulunmaktadır. Buna rağmen, kamuoyunda daha çok “ lisanslı depo” başlığıyla anılmaları, kurumsal işlevlerin daraldığı yönünde bir algı oluşturmaktadır.
Akademik literatürde bu durum, kimi zaman “işlevsel daralma” olarak ifade edilir. Yani bir kurumun sahip olduğu geniş görev alanına rağmen, belirli bir başlıkta yoğunlaşarak diğer alanları ihmal etmesi. Şanlıurfa örneğinde bu yoğunlaşmanın depolama altyapısı üzerinde gerçekleştiği görülmektedir. Bu da şu soruyu kaçınılmaz kılıyor: Üretimin neredeyse yarısını karşılayan bir şehirde, katma değer neden hâlâ sınırlı?
Dünya piyasalarında tarımsal rekabet artık yalnızca üretim miktarıyla ölçülmemektedir. İşleme teknolojileri, markalaşma, coğrafi işaretleme, lojistik ağlar ve dijital pazarlama gibi unsurlar belirleyici hâle gelmiştir. Oysa Şanlıurfa’da fıstık denildiğinde hâlâ büyük ölçüde ham ürün ticareti ön plana çıkmaktadır. Depolar doluyor, fakat markalar neden aynı hızla çoğalmıyor? İhracat kapasitesi neden istenilen seviyeye ulaşamıyor? Belki de asıl sorulması gereken budur.
İşin bir de sahadaki karşılığı var. Üretici ne düşünüyor? Sistemin neresinde duruyor? Teoride borsalar; üreticinin ürününü en doğru fiyatla satabildiği, rekabetin şeffaf biçimde işlediği yapılar olarak tanımlanır. Fakat pratikte üreticinin memnuniyeti, bu teorik çerçevenin ne kadar hayata geçtiğini gösteren en önemli ölçüttür. Eğer üretici kendini bu sistemin dışında hissediyorsa, yapılan yatırımların sahadaki karşılığı sınırlı kalacaktır.
Urfa’nın diliyle söylemek gerekirse: “ Depo yapmışsınız, eyvallah…ama içini dolduracak bereket nerede?” Çünkü mesele yalnızca ürünü muhafaza etmek değil, o üründen hak edilen değeri üretebilmektir. Bir başka ifadeyle; “fıstığı saklamak kolay, kıymetlendirmek marifet ister.”
Elbette yapılan yatırımları tümüyle değersiz görmek doğru değildir. Lisanslı depoculuk, modern tarım ekonomisinin önemli bileşenlerinden biridir. Ancak bu yatırımın, daha geniş bir vizyonun parçası olup olmadığı belirleyici olacaktır. Eğer depo, üretimden ihracata uzanan zincirin yalnızca bir halkası olarak ele alınırsa anlamlıdır. Aksi hâlde, tek başına bir başarı hikâyesi yazması beklenmemelidir.
Bugün gelinen noktada, Şanlıurfa’nın önünde iki temel yol bulunmaktadır. Ya mevcut üretim kapasitesine güvenerek altyapı yatırımlarıyla yetinilecek ya da bu kapasiteyi katma değer üreten bir yapıya dönüştürecek daha kapsamlı politikalar geliştirilecektir. İkinci yol, daha zor ama daha sürdürülebilir olandır.
Evet belki lisanslı depo projesi önemli bir adımdır; ancak tek başına yeterli değildir. Asıl ihtiyaç, üreticiyi merkeze alan, katma değeri artıran ve küresel rekabeti hedefleyen bütüncül bir yaklaşımdır. Aksi takdirde, Urfa’nın bereketli topraklarında yetişen fıstık, hak ettiği ekonomik değeri bulmakta zorlanmaya devam edecektir.
Ve o zaman şu soru daha yüksek sesle sorulacaktır: “Depolar doldu da, kazanan kim oldu?”